30 Haziran 2009 Salı

ALİ ZİYA ÇAMUR'DAN MERHABA





Merhaba Dost,
Bu blog'da dedikodu, köşe dönme tiyoları, magazin haberleri, ucuz siyaset tellallığı, futbol bezirgânlığı bulamazsın...Bu sitede yaşamının sırtına yüklediklerini beyninden yüreğine aktaran, yüreğinden dökülenleri yazının büyülü ufkundaldızlaştırma çabasında bir insanın şiire, öyküye ve denemeye dönüşen emeği vardır.Bu emeği görmek, okumak, eleştirmek için geldiysen başım gözüm üstüne hoş geldin, sefa geldin




Bu blogda, yaşamının her anında "yaşanan ve yaşatılanlara tanık değil müdahil olma" anlayışındaki bir eğitim emekçisinin düşlerinden ve düşüncelerinden yansıyanları bulacaksınız. Bu blog aracılığıyla sanat ve düşün dağarcığımı sizlerle paylaşıyorum.





Selâm olsun,










04 Haziran 2009 Perşembe

SIĞINAĞINDA KANAR UMUT




Avuçlarımdan düşerken sayrı yalnızlıklar,
Gizlendi sevinçlerin sarmaşık tüneline.

Yörüngesinde dönerken acıların dökümü,
Soluğunda yıprandı üşüyen yılgınlıklar.

Düşlerin salıncağında destelerken günleri,
Hangi tomurcukta saklı yıldızların mevsimi?
Hangi boşlukta yitik, ayrılığın çığlığı?

Masal mı, ansıma mı
Yelkensiz çiçekleri yokuşlarda savrulan bir şiirden?

Buğulanan yaşamın güz şarkısıydı,
Üfürüğünde rüzgârın.

Sığınağında kanar umut

Söylenceleri sararken düşlerin masurasına,
Sızdırır demlenmiş dostlukları gecenin öksesine.


Ali Ziya Çamur

ÇOCUK OLMAK İSTEYEN ÇOCUK!



Güneş yakıcı sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Ceketler, kazaklar artık ağır geliyordu. Yine baharı yaşayamadan yaz çıkagelmişti. Rüzgâr her yana çiçek ve kekik kokuları yayıyordu. Denizin çırpıntısı azalmış, mavi kıvrımlar yüzme isteği uyandırıyordu. Kırlar gelinciklerle, ormanlar karabaş çiçekleriyle süslenmişti. Gökyüzünün maviliğinde ak bulutlar, ak köpüklü Akdeniz'e selâmlarını sunuyordu. Kuşların yaşama sevgisi saçan türkülü cıvıltıları her yerden duyuluyordu.

Çocuk, bir masanın başına kıstırılmıştı. Akşama dek daha çözmesi gereken bir sürü test vardı. Güneşin perde arasından odaya sızan ışınları, çiçek kokuları, kuş sesleri çocuğun dikkatini dağıtıyor, testlere odaklanmasına engel oluyordu. Dışardan içeriye taşan çocuk cıvıltıları da odaya dek uzanıyor, çocukta çözümü güç bir ikilem oluşturuyordu. Akşama dek doğanın güzelliğinden yararlanamadan odaya kapanmak, sonunda anne-babadan bir kuru aferin almak mı yoksa dışarıdaki dünyaya karışmak, çocukluğunun tadını çıkarmak mı?

Gözlerini yumdu, odasına dalan güneş ışınları onu parlak ve tatlı bir dünyaya getirdi. Tüm çocuklar el ele oyunlar oynuyorlar, şarkılar söylüyorlardı. Uzun ak saçlı yaşlı bir adam yaklaştı yanına. "Merhaba, ben Albert Einstein, fizik bilgini..." dedi. Çocuk, "Okulda çok mu çalışkandınız? Mutlaka öğretmenleriniz sizi çok seviyordu" dedi. Einstein, bir kahkaha attı: "Yok canım, matematik öğretmenim, bundan adam olmaz diye beni okuldan attırmıştı." Çocuk şaşırdı, "Yaaa!"dedi. Başka biri yanına yaklaştı. Çocuk, "Ben sizi tanıyorum, ansiklopedimde resminizi görmüştüm. Ne kadar çok buluş yapmışsınız? Hangi kolejde üniversitede öğrenim gördünüz" Adam, "Ben Edison, dört yüzden fazla buluşun sahibiyim. Ama ben de geri zekâlı diye okuldan atılmıştım" dedi. Çocuk, "Nasıl böylesine önemli buluşlar yapan bilim adamları olabildiniz?" diye sordu. İkisi birlikte yanıtladı: "Hayatı tanıyarak, anlayarak, çevreyi ve doğayı gözlemleyerek, güçlüklerden yılmayarak..."

Bu düşler içindeyken açılan sokak kapısının gürültüsü ve annesinin ayak sesleri onu uyandırdı. Tekrar kalemi eline aldı, defteri-kitabı önüne çekti. Annesi, odasına kapıyı vurmadan girdi. Masanın üzerine bir göz gezdirdi. Bir çığlık fırlattı. "Sen sabahtan beri ancak dokuz test mi çözdün? Ne bu gevşeklik! Baban senin için dershanelere avuç avuç para ödüyor. Yediğin önünde yemediğin ardında. Sen adam olmak istemiyor musun? "

Çocuk artık daha fazla dayanamadı. Gözlerinden yaşlar boşanırken elindeki kalemi fırlattı. "Haayyyıırrr!" dedi. "Ben şimdi adam olmak değil, çocuk olmak istiyorum! Tamam mı? Çocuuuk.çooocuuukkk!" Dışarıya koştu, oyun oynayan mutlu çocukların arasına katıldı.


Ali Ziya Çamur

Olaylar ve Çizgiler-1


KÖY ENSTİTÜSÜ GÜNEŞİ HÂLÂ AYDINLATIYOR


YAŞAM DENEN SALINCAKTA FOTOĞRAFLAR VE ÖYKÜLER




Hepimiz, sonsuz yaşam içinde bir ömürlük fotoğraflarız. Takvimler bizim için son yaprağını düşürdüğünde dostlarımız arasında yaşayacak anılarımızla, aşklarımızla, eylemlerimizle gönül arşivlerine, albümlerine kaldırılırız. Kimimiz bu albümde soluk kimimiz ise canlı ve parlak bir fotoğraf olarak yerini alacaktır.

Bu, bir ömürlük fotoğraflarımızın silik olması da, canlı ve parlak olması da hep bizim elimizde değil midir? Eğer yıllar boyunca suya, sabuna karışmamışsak; "beni sokmayan yılan bin yaşasın" diye kör bireyciliğimize kılıflar uydurmuşsak elbet o fotoğraflarda izlerimiz, yaşam haritasında yerlerimiz soluk olacaktır.

Salt kendimiz için değil, tüm sevdiklerimiz, dostlarımız, ülkemiz, halkımız için de soluk alıp vermişsek yaşamımızda... elbette en canlı fotoğraf bizimki olacaktır. Bir yaraya em olmuşsak, dertliye derman arayabilmişsek, "teklik"ten çok birliğe ve gürlüğe değer vermişsek... fotoğraflarımız albümlerde solsa bile belleklerde canlı ve parlak yaşamaya devam edecektir.

İşte tam burada ortaya çıkan bir olgu daha var: Hepimiz, kendi öykümüzün yazarıyız. Her ne kadar, kimi zaman ve durumlarda bu öyküye dışarıdan müdahaleler yapılıyor olsa da öyküdeki ana olayı hazırlayan, düğüme getiren ve çoğunlukla da çözen biz olmuyor muyuz?

Bazılarımız, kendi yeterliliklerimiz ve emeklerimiz ölçüsünde; bazılarımız kimi zaman kendi öyküsünün kahramanı olarak, kimi zaman da içine doğduğu şansları, olanakları kullanarak hep bu öykünün içinde yer aldık. Halbuki öyküye başlangıç noktalarımız aynı değil miydi? Aynı olayla doğumla- başlayan öykümüz; farklı mekânların yaşantımıza girişleri, farklı kişilerin olaylarımıza müdahaleleriyle yön ve mecra değiştirdi. Belki öykümüzün "serim" bölümünde biz olayların seyrinde etkili değildik. İstemimiz dışında gelişti ve serpildi olaylar. Ama belli bir noktadan sonra öykümüzün "düğüm" bölümünde olaylara ve durumlara müdahil olmaya başladık. Artık olay ve durumlara yön verecek gücümüz, sabrımız, deneyimimiz ve birikimimiz oluşmaya başlamıştı.

İşte yaşam denen sonsuzlukta kendi ömrünün öyküsünü yazabilenlerin fotoğrafı hep canlı ve parlak kalacaktır. Başkalarının öykülerinde sığıntı kalanlar ya da başka öykülerden çalıntı yapanlar hep belleklerin tozlu albümlerinde silik fotoğraflar olarak kalacaklardır.

İşte burada önemli olan bir nokta da kendi ömrümüzde kendi öykümüzün kahramanı olmaktır. Bunun içinde önce okula teni başlamış bir çocuğun heyecanında başlamalıyız öykümüzü şekillendirmeye. Avuçlarımızın arasına alabilmeliyiz yüreğimizi... Yaşamda ancak doğduğumuz gün kadar hatırımız, torpilimiz, arkamız olmalı. Engin ve emin adımlarla demir kapılardan geçmeli sınırları aşmalıyız. Dokunmak gerekirse, dokunmalıyız tozuna yaşamın. Çünkü bizi biz yapan gerçek; öğrendiklerimizi aktarmak, öğrendiklerimizi aktarırken de parmak kaldırmadan konuşmak. Bu öyküsel yolculukta yeni renkler bulmaya çabalarken rengimizi de yitirmemeliyiz. Kalbimizin buyruk ve istekleri beynimizce onaylandığı kadar yerine gelebilmeli. Önümüze sürülen seçeneklerden ille de birini seçmek durumunda kalmamalıyız. Kendi öykümüz içinde kahramanlığımız, seçeneklerin hiçbirini seçmemek, kendi seçeneğimizi kendimizin yazmasıyla başlar.

Ancak burada unutmamamız gereken bir yan daha var: Tüm insanların da bizim kadar özel olduğunu; onların da kendi öykülerini şekillendirme kavgasında olduklarını aklımızdan çıkarmamalıyız. Başkalarının öykülerine yapacağımız her müdahale, bizim öykümüzün akışını bozacak; öykümüz içinden yansıyan fotoğraflarımızı da silikleştirecektir.


Ali Ziya Çamur

17 Haziran 2008 Salı

İSKELE ALABANDA


Güdük yalazlarda yadsınmalı kolay.
Kordan avuntularda yürek karanlık.
Acar güllere susamış da açar yediveren devrimler.
Engeller soyut, sarplar derin,
uyurgezer kapılarda kanlı yazıtlar.
Yıldızlar karıncalı,
avurdu kıvrak kasnak kafalar,
dibi delik ampulde patlak tungsten...

Ucu kırık kalem tersinden veriyor filiz.
Üşenmişlik kışında hasatlar bakir.
Uyurgezer bir tespih,
yanar döner bir kalem,
mızmızlığın külahında
teneke saplı idare
karanlığı satıyor huzme huzme!


Bir sınık kol
kusuyor alçılarını,
kara duvarlarına gökyüzünün.
Güvercinler fırlıyor parmak uçlarından,
ağıyor novalara bir ufuk:
Orion'da Betelgöz baş göz üste!
Kıvrımlar kılağıda,
ummusuk ala seher
özlemede ekmeği...


İnebahtı bahtsızlığı
berisiz bir karşı geçe içinde.
Araf atılganları dokuyor
yoyuk itirafları.
Her baklası bir yalan
zincirlenmiş palavraya
şaftı yamuk bir kayık.


Emek kapısında buhar tütüyor,
Çımacılar çözüyor kör düğümü,
iskelede alargasız bir kavga !
Sancakta ak kartal koynunda
kara karga,
kara korsan burcunda
kara şahin.


Kızıl atmacaya kesmiş silme gökyüzü,
yeryüzünde dingilli koç oyunu oynanmada:
En üstteki en alta en alttaki en üste!
Bir şimşir taraktan geçiyor dünya,
Sibernetik bir mıknatıs döküyor magmaya
topladığı kıyım aletlerini toptan.
Evrensel bir türkü dokuyor
Yüzlerdeki gülümseme.
Tutuşuyor el ele dağla ova,
Haydi ha İskele alabanda!


ALİ ZİYA ÇAMUR

UMUDUM SÜT BEYAZI


FOTOĞRAF: SALGADO


Sancılı ebenin gebe baldırlarında
kesildi göbeği kırmızı bereketin.
Çatlamış bir toprak inilti
Arpa yaydık, nen çaldık çatal düşlere.

Arlanmaz bir avuç taşladı gökyüzünü.
Tuzladı siluetler bozkırda bakirliği.
Yıldızlar korosuna sızdı
aysız, arsız bir gölge,
çizdi defter yapraklarında şiirlerin üstünü...


Mürekkebi bastılar kanadına hür kelebeğin,
Türedi korkular tüketti kördüğüm örtüleri,
Terledi duraksız rüzgârların alnı.
Safrasını sarıverdi tepemize kör tarih
Kirler kinleri doğursun kendi karasında,

Üre-dursun varsın yalancı mevsimler
kavruk diplerinde kepir toprağın.
Sır destelerinde sığ ihanetler
zakkum uçlarından sırıtsın.

İzmarit kokusunda kendine bunalsın
gecenin poşetli köseleri.
Biz reddi hâkim talep ettik Zeus'tan.
Gölge tutmaz umudum süt beyazı,
bir ak kağıda sağıyorum
kalemimden kanayanı,
damla damla, harami ayazlara .

ALİ ZİYA ÇAMUR