
Güneş yakıcı sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Ceketler, kazaklar artık ağır geliyordu. Yine baharı yaşayamadan yaz çıkagelmişti. Rüzgâr her yana çiçek ve kekik kokuları yayıyordu. Denizin çırpıntısı azalmış, mavi kıvrımlar yüzme isteği uyandırıyordu. Kırlar gelinciklerle, ormanlar karabaş çiçekleriyle süslenmişti. Gökyüzünün maviliğinde ak bulutlar, ak köpüklü Akdeniz'e selâmlarını sunuyordu. Kuşların yaşama sevgisi saçan türkülü cıvıltıları her yerden duyuluyordu.
Çocuk, bir masanın başına kıstırılmıştı. Akşama dek daha çözmesi gereken bir sürü test vardı. Güneşin perde arasından odaya sızan ışınları, çiçek kokuları, kuş sesleri çocuğun dikkatini dağıtıyor, testlere odaklanmasına engel oluyordu. Dışardan içeriye taşan çocuk cıvıltıları da odaya dek uzanıyor, çocukta çözümü güç bir ikilem oluşturuyordu. Akşama dek doğanın güzelliğinden yararlanamadan odaya kapanmak, sonunda anne-babadan bir kuru aferin almak mı yoksa dışarıdaki dünyaya karışmak, çocukluğunun tadını çıkarmak mı?
Gözlerini yumdu, odasına dalan güneş ışınları onu parlak ve tatlı bir dünyaya getirdi. Tüm çocuklar el ele oyunlar oynuyorlar, şarkılar söylüyorlardı. Uzun ak saçlı yaşlı bir adam yaklaştı yanına. "Merhaba, ben Albert Einstein, fizik bilgini..." dedi. Çocuk, "Okulda çok mu çalışkandınız? Mutlaka öğretmenleriniz sizi çok seviyordu" dedi. Einstein, bir kahkaha attı: "Yok canım, matematik öğretmenim, bundan adam olmaz diye beni okuldan attırmıştı." Çocuk şaşırdı, "Yaaa!"dedi. Başka biri yanına yaklaştı. Çocuk, "Ben sizi tanıyorum, ansiklopedimde resminizi görmüştüm. Ne kadar çok buluş yapmışsınız? Hangi kolejde üniversitede öğrenim gördünüz" Adam, "Ben Edison, dört yüzden fazla buluşun sahibiyim. Ama ben de geri zekâlı diye okuldan atılmıştım" dedi. Çocuk, "Nasıl böylesine önemli buluşlar yapan bilim adamları olabildiniz?" diye sordu. İkisi birlikte yanıtladı: "Hayatı tanıyarak, anlayarak, çevreyi ve doğayı gözlemleyerek, güçlüklerden yılmayarak..."
Bu düşler içindeyken açılan sokak kapısının gürültüsü ve annesinin ayak sesleri onu uyandırdı. Tekrar kalemi eline aldı, defteri-kitabı önüne çekti. Annesi, odasına kapıyı vurmadan girdi. Masanın üzerine bir göz gezdirdi. Bir çığlık fırlattı. "Sen sabahtan beri ancak dokuz test mi çözdün? Ne bu gevşeklik! Baban senin için dershanelere avuç avuç para ödüyor. Yediğin önünde yemediğin ardında. Sen adam olmak istemiyor musun? "
Çocuk artık daha fazla dayanamadı. Gözlerinden yaşlar boşanırken elindeki kalemi fırlattı. "Haayyyıırrr!" dedi. "Ben şimdi adam olmak değil, çocuk olmak istiyorum! Tamam mı? Çocuuuk.çooocuuukkk!" Dışarıya koştu, oyun oynayan mutlu çocukların arasına katıldı.
Ali Ziya Çamur